Bu gece annemin arkadaşının evindeki yemekten döndükten sonra neden bilmem bir anda içimden odamın duvarına yapıştırmayı planladığım fotoğraf kolajı geldi. Zaten günlerim çok boş geçtiği ve bu kadar boş zaman geçirmekten de suçluluk duyduğum için eski fotoğraflara bakmak üzere oturma odasındaki dolapları karıştırmaya gittim. Dolaplar her zamanki gibi dolup taşıyordu. Kapağı açtığım anda neden hep eski fotoğrafları karıştırmaya ve aralarından seçkiler yapmaya üşendiğimi bir kez daha hızlı bir şekilde hatırlamış oldum. Ama bu sefer düzen biraz farklıydı. En üstte epey eski büyük bir zarf vardı. Sahaflardaki ikinci el kitaplar gibi kokuyordu. Zarfı parkeye boşalttım. Birkaç küçük zarf çıktı içinden. Bu küçük zarfların içinde ise bir sürü fotoğraf, küçük birnot defteri, bir nikah davetiyesi, bir askerlik belgesi ve birkaç resmi belge vardı. Anladım ki bu zarf anneannemin ölümünden sonra evinden topladığımız eşyalar ile birlikte gelmişti bize. Önce belgelere baktım. Ben doğmadan önce ölen ve sadece fotoğraflardan tanıdığım dedemin askerlik belgesi çıktı aralarından. Sonra başka bir zarfta cenazesinin fotoğrafları. İzmir Belediye Reis Muavini olduğu için resmi bir tören yapılmıştı dedeme. Başka bir zarfta annemle babam yeni evliyken gidilen bir tatilden fotoğraflar. Anneannem, babaannem, dedelerim, hepsi vardı bu fotoğraflarda. Bir adet ayırdımkendime bunlardan. Sonra ufacık bir zarfta annemle babamın birkaç adet nikah davetiyesini buldum. Bundan da bir adet ayırdım kendime. İlginçtirki daha önce bunu hiç görmemiştim. Sonra annemle babamın bir nikah fotoğrafı. Annemden izin istedim bunları almak için. Kaybetmemeye de söz verdim. Sonra hiç görmediğim dedemin bir vesikalık pozu ile birkır gezisinde çekilmiş fotoğraflarını da koydum kenara. Bir süre baktım fotoğraflara ve düşündüm. Acaba hiç tanıyamadığım dedem nasıl bir insandı? Yaşıyor olsa bana ne gibi nasihatler verirdi? Ben 8 yaşındayken yanımda ölen anneannem, ben daha da küçükken ölen diğer dedem yani babamın babası ile benimle ancak ortaokul çağıma kadar vakit geçirebilmiş babaannem şimdi yaşıyor olsaydı acaba nasıl bir hayatım olurdu? Aslında bunu uzun zamandır düşünüyordum. Hatta birkaç kez anneme de bunu söylemiştim. Ama tabii ki onu üzmemek için fazla üstelemedim.
Babamın babası olan dedemi çok severdim. Tam bir eski İstanbul beyefendisiydi. Babası sarayda çalışmıştı. Babaannem onlarla evde oturuken hep bunu anlatır; büyükdedenin duvarda asılı olan, adeta bir fotoğraf kadar detaylı olan karakalem resmini gösterirdi bana hep. Ardından da benim güzel kızım saraydan gelme derdi saçlarımı okşayarak. Kendimi çok özel hissederdim. Bir de bana kendisine nenoş dememi söylerdi hep. Ben de onu bu şekildeçağırırdım. Dedem çok neşeli bir insandı. Nenoşla birlikte beni her gün parka götürürlerdi. Evden çıkmadığımız zamanlarda ise dedemin yarattığı biroyun oynardık nenoşun Fransa'dan aldığı fırfırlı mor şemsiyesiyle. Sanırım o şemsiye hala evde bir yerlerde. Hayal meyal ve bölük pörçük bir sürü anının arasında onun görüntüsü gözümün önünden hiç gitmez. Benim hatırlamadığım bir tarihte dedem öldü. Artık nenoşla ikimiz kaldığımızda gezmeye gidiyorduk hep. Evleri Suadiye'deydi. Bugün de hala orada olan çınar ağaçlı sokaklardan birinde Bağdat Caddesi'ne iki apartman geride oturuyorlardı. O çınar ağaçlı sokaklarda yaptığımız gezintileri hiç unutmam. Neler konuştuğumuzu hatırlayamıyorum pek; ama kendimi adeta yeni bir dünya keşfediyormuş gibi hissettiğimi ve çok mutlu olduğumu hatırlıyorum. Zaten nenoşla sonraki senelerden kalma anılarım hem onun yatalak olmasından, hem de bunama sorunu yaşamasından dolayı hep üzücü anılar oldu. Bu nedenle onların çoğunu unutmaya çalışıp hep o hafif sıcak esintiler ve yaprak çıtırtılarıyla dolu gezintileri hatırlarım genelde. Bir de yerdeki at kestanelerini. Şimdi ne zaman at kestanesi görsem o günler gelir aklıma.
Annenannemi ne yazık ki babaannemle dedemi gördüğüm kadar çok göremedim. Anneannem İzmir'de yaşıyordu. Mümkün olduğunca çok gitmeye çalışırdık İzmir'e veya anneannemi İstanbul'a getirirdik ama her haftasonu görmek gibi birşandım yoktu tabii onu. Bu yüzden annemin de içi buruk olmuştur biraz hep. Onun erken ölümünden çok etkilenmiştir onu yeterince göremediği için. Birkaç sene evveline kadar annemin bu acısını pek anlayamazdım. Duygusuzluktan veya umursamazlıktan değil ama böyle büyük bir acıyı algılayamıyordum sadece. Şimdilerde ise daha çok anlayabiliyorum. Bir an geliyor ve birşeylerin eksikolduğunu anlıyorsun. Ben de anneannemin hayatımızda eksik olduğunun ayırdına birkaç sene evvel vardım. Annem bir gün benim yüzümden çok üzülmüştü. Kavga etmiştik sanırım. ama o her zaman yaptığı gibi hayatında kötü giden tüm şeyleri birbirine bağlayarak "Başımda annem olsaydı böyle olmazdı" dedi. O an kendimi çok kötü hissettim. İçim acıdı. Benim sevgimin anneme tamamen yetmediğinin farkına vardım. Artık anne sevgisi onun içinde hep eksikti ve ben ona bunu veremezdim. O anneannemin hayatta olmasını ne kadar çok istediğimi hatırlyorum.
Anneannem benim yanımda öldü. Annemle babam tatile gitmişlerdi. Gitmeden önce de beni İzmir'e anneannemin yanına götürmüşlerdi. Tabii dayımlar da izmir'de oturuyordu yani onlara gitme şansım da vardı ama anneannem yalnız olduğu için beni ona bırakmayı daha uygun görmüşlerdi. Kaç gün geçmişti bilmiyorum; bir misafirlikten dönüyorduk. Anneannemin evi Alsancak'ta Gazi İlkokulu'nun arka kapısının karşısındaydı. Arabalara kapalı olan bir caddeydi apartmanın bulunduğu cadde. Epey yorulmuştuk yürüken ama neşeliydik. Hatta anneannem bahçe kapısından girmeden önce çişko geldi Handiş hadi acele edelim gibi birşey demişti sanırım. tam bahçe kapısını açtığı anda yere yığıldı. 8 yaşındaki çocuk aklımla bunun olsa olsa bir şaka olacağını düşündüm o anda. Ama şaka yapıyorsa da canı acımamış mıydı? Keşke böyle bir şaka yapmasaydı. Hemen yanına eğildim "Anneanne şaka yapıyordundeğil mi? Kalk hadi" dedim. Birkaç kez bu cümleleri tekrarladım. Ama hiç kıpırdamıyordu. O an ters birşeyler olduğunu anladım. Tam o saniyede kendimi hayatta yapayalnız ve çok korunmasız hissettiğimi hatırlıyorum. Ne yapacağımı bilemedim ve yere oturup ağlamaya başladım. Sonra yoldan geçen biri bahçe kapısından girerek ne oldu diye sordu, açıklamaya çalıştım artık ne kadar açıklayabildiysem. Sonra burada tanıdığım kimse olup olmadığını sordu. Dayımlar geldi aklıma hemen. Nerede oturduklarını sordu. "Kordonda, çok yakında" dedim. Halbuki aslında apartmanda bir sürü tanıdık vardı. Ama o an hafızam uyuşturulmuş gibiydi sanki. Adam ya da genç nasıl biriydi hatırlamıyorum. Beni alıp dayımların evine götürdü. Kapıyı çaldık. Beni yukarı çıkardı, durumu anlattı. Sonrasını hiç hatırlamıyorum. Tek hatırladığımo gece bana anneanneme birşey olmadığını söyleyip benim moralimi yerine getirmesi için önüme koydukları Amerikan pies'inden alınma çilekli dondurmaydı. Sonrası bomboş. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Bu anının yıllarca nasıl olup da bende bir travma yaratmadığına hep şaşırmışımdır. Ölümü nasıl bu kadar kolay karşıladığıma. Sanırım bu benim hafızamla ilgili birşey. Birisiyle veya birşeyle ilgili kötü anıları ya zihnimin çok gerilerine atıyorum ya da o an sanki bir sarhoşluk halindeymişim gibi hayal meyal hatırlıyorum böyle şeyleri. Bunun her saniyesini hatırlıyorum aslında. Ama bu olayı atlatmamı da ölümün nasıl birşey olduğunu anlamak için henüzçok küçük yaşta olmama ve etrafımdakilerin gösterdikleri özene veriyorum.
İşte bu gece o fotoğraflara bakarken bütün bu anılarım yeniden canlandı. Ve uzun süredir düşündüğüm soru işaretleri artık beni hiç bırakmamak üzere aklımın bir köşesine yerleşti. Acaba bu ölümler yaşanmamış veya daha geç yaşanmış olsaydı benim ve ailemin hayatı bambaşka olabilir miydi? Mutlu geçen çocukluğum mutlu bir gençlik dönemine dönüşür müydü? Hayat bana, anneme ve babama bu konuda neden bonkör davranmamıştı acaba? Hayat neden ailemi kayıplarla terbiye etmişti ve hala ediyordu? Bu noktada yazım bambaşka yerlere gidebilir. Ama bu yazımı ailemizden ayrılanların anısına ithaf etmek ve burada noktalamak istediğimden dolayı daha ilerigötürmeyeceğim. Bunları bir gün böyle ardarda anlatmam gerekiyordu. Eski fotoğraflar da vesile oldu.
Eski fotoğrafların anısına.. Sevgiyle..
Akıl Defteri benim; geçmiş olarak sayabileceğimiz bir saniye önceyi bile unutmamak; gördüğüm, duyduğum, tattığım, dokunduğum, kokladığım herşeyin kaydını tutmak; bunu yaparken hissettiğim bütün duyguları, heyecanları, üzüntüleri, sevinçleri, hayal kırıklıklarını, mutlulukları, öfkeleri ve aklımdan geçen milyonlarca düşünceyi hatırlamak üzerine tutulmaya başlanmış bir güncedir. Başka bir deyişle geçmişimin, duygularımın ve düşüncelerimin kayıt defteridir. Akıl defterimi okuyucularla paylaşmak isteyişimin sebebi ise geçen her saniye aklımda taşıdığım bütün bu cümleleri çoğu zaman yüksek sesle söyleyemeyişimden ama paylaştıkça ne kadar iyi hissettiğimi farketmemdendir.
Beni okuyan herkese sevgiyle..
Beni okuyan herkese sevgiyle..
27 Ağustos 2009 Perşembe
02 Nisan 2009 Perşembe
Karma..
Karma'ya inanmalı mıyım inanmamalı mıyım diye içimde uzun zamandır çelişirken öyle birşey oldu ki artık kesinlikle emin oldum. Aslında öncesinde birçok örnek yaşamama rağmen olamaz rastlantı diyordum içimden. Hatta 1 sene önce okumaya çalıştığım ama sonunda şunu şöyle yapmalısınız söylemlerinden sıkıldığım için okumaktan vazgeçtiğim bir kitap vardı. Şu an hatırlıyorum ki onda da böyle cümleler vardı. Yazar başlarda herşeye rastlantı gözüyle baktığını ama sonunda aslında hayatında başına gelen herşeyin çekim gücünden dolayı meydana geldiğini söylüyordu. Ben de şimdi farkına varıyorum.
Çalıştığım işte uzun zamandır çok ama çok mutsuzdum. Derdimi birkaç kişiye anlatmıştım ama sanırım kimse bu üzüntünün, bu buhranın gerçek boyutlarını göremedi. belki bir veya iki kişi. Öyle mutsuzdum ki kendimi elim kolum bağlanmış hissediyordum. Artık haftasonları bile anlamsızdı benim için. Cumartesi günleri saçma sapan şeylere sinirim bozuluyor ağlıyordum. Ama etrafımdakiler başka şeylerden olduğunu düşünüyorlardı öyle yansıttığım için. Pazar akşamları ise bunalımlar başlıyordu, kara bir perde iniyordu üstüme. Canım uyumak istemiyordu. Ne kadar çok film izlersem o kadar ertesi günden uzaklaşmış olurum diye düşünüyordum. Sonra sabahları geç kalıyordum. Yataktan kalkamıyordum. Yorganın içinde kaybolmak istiyordum. Bulunduğum hiçbir mekan yetmiyordu bana, dar geliyordu. Huzur bulamıyordum. Kapana kısılmış hissediyordum kendimi. Elim kolum bağlı hissediyordum. Yapmak istediğim herşeyin önünde mutlaka bir engel beliriyordu. Kendimi karanlık dipsiz bir yarığın içine doğru yavaş yavaş çekiliyor gibi hissediyordum. Bu durum etrafımdakilere de yansımaya başlamıştı. Daha huysuz, daha alıngan, daha sorgulayıcı olmuştum. Arkadaşlarımı kırıyor, aileme ters davranıyordum. Önemli günleri, olayları unutuyor, sonra özür dilemek için de kimseyi arayamıyor, utançtan hepsini hafızamın gerilerine atmaya uğraşıyordum. Kötü zamanlardı. Bazı geceler gözlerimden bir iki yaş süzüldüğü bile oldu. Bunu kimseye söylemedim tabii. Söyleyemezdim. Saçma gelirdi birçok kişiye. Duygularımı açıklamaya çalıştım da aslında. Ama herkes aynı cümleleri sarfediyordu. Beni yatıştırmaya yetmeyecek cümleleri. Tek başımaydım. Aileme anlatmak istemedim. Bir süre onlara ters davrandıktan sonra kendime geldim. Onları sıkmak, üzmek en son istediğim şeydi çünkü. Ve hep memnun imajı çizdim. Ofiste olan hiçbirşeyi onlara anlatmıyordum. Varsın onlar beni çok mutlu bilsindi. Aslında eminim ki çalıştığım yerdeki birçok insan da beni öyle biliyordu. Ben herkese gülümserdim. İnsanların neden canını sıksaydım ki, negatif enerji yaymanın ne anlamı vardı? Ama o gri binaya girerken, o gri merdivenleri inip çıkarken hep sorguluyordum kendimi. Neden buradayım, ne yapıyorum ben? Hayatta yapmaktan zevk aldığım şeyler nerede, ben neredeyim? Aslında bu sorgulama mütemadiyen sürüyordu. Yalnız olduğum zamanlarda, kafamın içinde her dakika birisi vardı. Sürekli neden diye sorgulayan, hesap yapan, değerlendirme yapan, hiç susmayan. Bazen o kadar yoruluyordum ki bu sesten, müziğe sığınıyordum. Hayatta en sevdiğim şeye. Müzik dinledikçe dayanabiliyordum. Düşünceler dağılıyordu. Sadece ezgiler kalıyordu, ruhuma dokunuyordu. Ama bazı zamanlar öyle havasız kalıyordum ki nefes almak için camı, pencereyi açıyor, bazı akşamlar arabayla Fenerbahçe'den geçiyor, marinadaki teknelere bakarak rahatlamaya çalışıyordum. Tekneleri çok sevdiğim için oradaki manzara beni hep rahatlatırdı. Hatta bir akşam öyle bunalmıştım ki ofisten eve gelirken arabada 5 sigara içmeme rağmen Fenerbahçe'de durdum, arabayı park ettim, arabadan indim, bir banka oturdum ve bir sigara da orada içtim. Bunu kimseye söylemedim. Kimse de tanık olmadı. Bir kişi dışında. Oradaki cafelerden birinde çalışıyordu amca. Garipsemişti tabii orada tek başıma oturup sigara içmemi. Hava kararmıştı, soğuktu da. Kimsecikler de yoktu. Ama öyle bunalmıştım ki. Ancak orada nefes alabilecekmişim gibi gelmişti. Aslında hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordum. Ama yaşlar çıkmamıştı o anda. Fakat bir gece yine uyuyamadığım gecelerden birinde öyle acı çekiyordum ki yaşlar bir anda boşaldı gözümden. Yatağımda, karanlıkta, sessizce ağladım. Ve son çare olarak yeter artık dedim, yeter. Sadece bir çıkış yolu istiyorum. Ben hiçbir şey yapamayacağım, gücüm yok, herşey kendiliğinden olsun. Nasıl olacağı farketmez, yeter ki bu benim için bir çıkış yolu olsun. Ve oldu.
31 Mart Salı günü aslında uzun zamandır içimden gizli gizli dilediğim ama iyi olup olmayacağından emin olamadığım şey gerçekleşti. Evet, o gün şirkette son günümdü. Gidiyordum, ama tazminatımla birlikte. İçten içe istediğim şey tam da buydu aslında. Bunu itiraf etmek hala biraz ayıp geliyor bana. Ama öyle yoruldum, öyle bunaldım ki hiçbir etiğin benim ruh sağlığımdan önce gelmeyeceğini anladım. İşin ilginci sadece yarım saat bir bocalama yaşadım, ufak bir üzüntü sanki. Sonrasında ise gerçekten iyiydim, gülüyordum. Uzun zamandır olmadığım kadar rahatlamıştım.
O gün tabii ki yine bir muhakeme yaptım kafamda. Kendi içimde yaptığım muhakeme o kadar gariptiki, herkes kendince haklıydı ve kimse suçlu değildi. Herkes iyi yürekliydi. Gerçekten öyle miydi bilmem. Ama böyle düşünmek beni daha iyi hissettiriyor. Benim dünyamda herşey bir sebepten ötürü meydana gelir ve olaylarda herkes kendince haklıdır. Bazen bu kadar objektif olmak beraberinde değer verilmemeyi getirse bile huyum böyle, değiştiremiyorum. Herşeyde doluğu gibi bunda da objektif davrandım işte. Boşver dedim. Herkes kendi kaderini yaşar. Sonra karma geldi aklıma. Daha doğrusu bunu gerçek anlamda kendim istediğimi ve çağırdığımı farkettim. Öyle garip birşey ki bu karma. Sinyalleri alıyorsun ama onların sinyal olduğunu sonrasında anlayabiliyorsun, herşey olup bittikten sonra. Öyle ilginç ki; ofisteki en yakın arkadaşım istifa etmeden yaklaşık bir ay önce ikimiz de çok bunalmıştık, kendi aramızda konuşuyorduk. Yavaş yavaş toparlanmak lazım demişti bana. O gün ofisteki birçok süsümü, baktıkça beni mutlu eden şeyleri eve götürdüğümü hatırlıyorum. O aralar kararım hep değişiyordu; Nisan'da ayrılayım, yok yok Mayıs'ta, yok hadi herşey bitsin Temmuz'da ayrılayım, yoksa hiç ayrılamayacak mıyım, cesaret edemeyecek miyim? O ve onun gibi birçok arkadaşım gittikten sonra bir buhran ve sorgulama. O kadar çok iyi giden gördüm ki. Nasıl olabilir diyordum. En son günler ise düşünüyordum; zaten burada 1 yılım geçti, şimdi 1 yılı da hiç istemediğim birşeyi yaparak mı geçireceğim diyordum. Hayatımdaki 2 yıl. Birisi eh, diğeri berbat olarak hatırlanacak 2 yıl. İşte tam da bir hafta önce bunları düşnürken Tanrı veya evren, karma veya çekim gücü herneyse beni duydu. Sonunda arzuladığımı bir türlü itiraf edemediğim haber geldi.
İşin ilginci birçok insan çok üzüldüğümü sanmıştı. Demek ki gerçekten kendimi anlatamamıştım birçok kişiye. Ya da onlar anlamamıştı. Ya da biz alışmıştık kötü olarak bilinen şeyleri hep kötü görmeye. Neyse ne. Öyle huzurlu ve mutluyum ki şu anda. düşüncelerimi açıklamak içinbile yorulmama değmez. Ama yazabilirim ve yazıyorum. Şimdi uzun zamandır düşündüğüm ama gerçekleştirme hayalini bir süreliğine rafa koyduğum şeyleri yapmayı düşünüyorum. En önemlisi kendimi keşfetmeyi düşünüyorum. Hayatımın en önemli noktalarından birindeyim. Hayatımı yönlendirmek için son bir şansım var. Daha önce hayatımda esen rüzgarlarla yön belirledim. Şimdi daha güçlüyüm, ayaklarım daha yere basıyor. Rüzgarlara kapılıp, ters yönlere sapacak kadar umursamaz veya umursar değilim. İstediğim yönlere sapabilmek ve o yönlerde ilerlemek için sağlam temeller kurmem gerek. İşte o temelleri şimdi kurmak istiyorum. Tam vakti! Şimdi kafamın içindeki sesi dinleyebilirim. Gücüm var, enerjim var, dostum var, desteğim var. Canımın çektiğini yapabilirim ve pişman olmam. Çünkü canımın istediğini yapmak beni asla pişman etmez, vaktim de boşa gitmez. Ve herşeyi sorgulayıp keşfettikten sonra karmadan doğru şeyleri isteyebilirim. Enerjimi doğru şeylere yöneltebilirim. Hatta kimbilir belki karmayı nasıl profesyonelce yöneteceğimi bile keşfederim. İnanıyorum.
Karma'ya inanan, ya da inanmayan ama en azından rastlantılara inanan, hayatın bu rastlantılardan oluştuğuna inanan herkese sevgiyle..
Çalıştığım işte uzun zamandır çok ama çok mutsuzdum. Derdimi birkaç kişiye anlatmıştım ama sanırım kimse bu üzüntünün, bu buhranın gerçek boyutlarını göremedi. belki bir veya iki kişi. Öyle mutsuzdum ki kendimi elim kolum bağlanmış hissediyordum. Artık haftasonları bile anlamsızdı benim için. Cumartesi günleri saçma sapan şeylere sinirim bozuluyor ağlıyordum. Ama etrafımdakiler başka şeylerden olduğunu düşünüyorlardı öyle yansıttığım için. Pazar akşamları ise bunalımlar başlıyordu, kara bir perde iniyordu üstüme. Canım uyumak istemiyordu. Ne kadar çok film izlersem o kadar ertesi günden uzaklaşmış olurum diye düşünüyordum. Sonra sabahları geç kalıyordum. Yataktan kalkamıyordum. Yorganın içinde kaybolmak istiyordum. Bulunduğum hiçbir mekan yetmiyordu bana, dar geliyordu. Huzur bulamıyordum. Kapana kısılmış hissediyordum kendimi. Elim kolum bağlı hissediyordum. Yapmak istediğim herşeyin önünde mutlaka bir engel beliriyordu. Kendimi karanlık dipsiz bir yarığın içine doğru yavaş yavaş çekiliyor gibi hissediyordum. Bu durum etrafımdakilere de yansımaya başlamıştı. Daha huysuz, daha alıngan, daha sorgulayıcı olmuştum. Arkadaşlarımı kırıyor, aileme ters davranıyordum. Önemli günleri, olayları unutuyor, sonra özür dilemek için de kimseyi arayamıyor, utançtan hepsini hafızamın gerilerine atmaya uğraşıyordum. Kötü zamanlardı. Bazı geceler gözlerimden bir iki yaş süzüldüğü bile oldu. Bunu kimseye söylemedim tabii. Söyleyemezdim. Saçma gelirdi birçok kişiye. Duygularımı açıklamaya çalıştım da aslında. Ama herkes aynı cümleleri sarfediyordu. Beni yatıştırmaya yetmeyecek cümleleri. Tek başımaydım. Aileme anlatmak istemedim. Bir süre onlara ters davrandıktan sonra kendime geldim. Onları sıkmak, üzmek en son istediğim şeydi çünkü. Ve hep memnun imajı çizdim. Ofiste olan hiçbirşeyi onlara anlatmıyordum. Varsın onlar beni çok mutlu bilsindi. Aslında eminim ki çalıştığım yerdeki birçok insan da beni öyle biliyordu. Ben herkese gülümserdim. İnsanların neden canını sıksaydım ki, negatif enerji yaymanın ne anlamı vardı? Ama o gri binaya girerken, o gri merdivenleri inip çıkarken hep sorguluyordum kendimi. Neden buradayım, ne yapıyorum ben? Hayatta yapmaktan zevk aldığım şeyler nerede, ben neredeyim? Aslında bu sorgulama mütemadiyen sürüyordu. Yalnız olduğum zamanlarda, kafamın içinde her dakika birisi vardı. Sürekli neden diye sorgulayan, hesap yapan, değerlendirme yapan, hiç susmayan. Bazen o kadar yoruluyordum ki bu sesten, müziğe sığınıyordum. Hayatta en sevdiğim şeye. Müzik dinledikçe dayanabiliyordum. Düşünceler dağılıyordu. Sadece ezgiler kalıyordu, ruhuma dokunuyordu. Ama bazı zamanlar öyle havasız kalıyordum ki nefes almak için camı, pencereyi açıyor, bazı akşamlar arabayla Fenerbahçe'den geçiyor, marinadaki teknelere bakarak rahatlamaya çalışıyordum. Tekneleri çok sevdiğim için oradaki manzara beni hep rahatlatırdı. Hatta bir akşam öyle bunalmıştım ki ofisten eve gelirken arabada 5 sigara içmeme rağmen Fenerbahçe'de durdum, arabayı park ettim, arabadan indim, bir banka oturdum ve bir sigara da orada içtim. Bunu kimseye söylemedim. Kimse de tanık olmadı. Bir kişi dışında. Oradaki cafelerden birinde çalışıyordu amca. Garipsemişti tabii orada tek başıma oturup sigara içmemi. Hava kararmıştı, soğuktu da. Kimsecikler de yoktu. Ama öyle bunalmıştım ki. Ancak orada nefes alabilecekmişim gibi gelmişti. Aslında hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordum. Ama yaşlar çıkmamıştı o anda. Fakat bir gece yine uyuyamadığım gecelerden birinde öyle acı çekiyordum ki yaşlar bir anda boşaldı gözümden. Yatağımda, karanlıkta, sessizce ağladım. Ve son çare olarak yeter artık dedim, yeter. Sadece bir çıkış yolu istiyorum. Ben hiçbir şey yapamayacağım, gücüm yok, herşey kendiliğinden olsun. Nasıl olacağı farketmez, yeter ki bu benim için bir çıkış yolu olsun. Ve oldu.
31 Mart Salı günü aslında uzun zamandır içimden gizli gizli dilediğim ama iyi olup olmayacağından emin olamadığım şey gerçekleşti. Evet, o gün şirkette son günümdü. Gidiyordum, ama tazminatımla birlikte. İçten içe istediğim şey tam da buydu aslında. Bunu itiraf etmek hala biraz ayıp geliyor bana. Ama öyle yoruldum, öyle bunaldım ki hiçbir etiğin benim ruh sağlığımdan önce gelmeyeceğini anladım. İşin ilginci sadece yarım saat bir bocalama yaşadım, ufak bir üzüntü sanki. Sonrasında ise gerçekten iyiydim, gülüyordum. Uzun zamandır olmadığım kadar rahatlamıştım.
O gün tabii ki yine bir muhakeme yaptım kafamda. Kendi içimde yaptığım muhakeme o kadar gariptiki, herkes kendince haklıydı ve kimse suçlu değildi. Herkes iyi yürekliydi. Gerçekten öyle miydi bilmem. Ama böyle düşünmek beni daha iyi hissettiriyor. Benim dünyamda herşey bir sebepten ötürü meydana gelir ve olaylarda herkes kendince haklıdır. Bazen bu kadar objektif olmak beraberinde değer verilmemeyi getirse bile huyum böyle, değiştiremiyorum. Herşeyde doluğu gibi bunda da objektif davrandım işte. Boşver dedim. Herkes kendi kaderini yaşar. Sonra karma geldi aklıma. Daha doğrusu bunu gerçek anlamda kendim istediğimi ve çağırdığımı farkettim. Öyle garip birşey ki bu karma. Sinyalleri alıyorsun ama onların sinyal olduğunu sonrasında anlayabiliyorsun, herşey olup bittikten sonra. Öyle ilginç ki; ofisteki en yakın arkadaşım istifa etmeden yaklaşık bir ay önce ikimiz de çok bunalmıştık, kendi aramızda konuşuyorduk. Yavaş yavaş toparlanmak lazım demişti bana. O gün ofisteki birçok süsümü, baktıkça beni mutlu eden şeyleri eve götürdüğümü hatırlıyorum. O aralar kararım hep değişiyordu; Nisan'da ayrılayım, yok yok Mayıs'ta, yok hadi herşey bitsin Temmuz'da ayrılayım, yoksa hiç ayrılamayacak mıyım, cesaret edemeyecek miyim? O ve onun gibi birçok arkadaşım gittikten sonra bir buhran ve sorgulama. O kadar çok iyi giden gördüm ki. Nasıl olabilir diyordum. En son günler ise düşünüyordum; zaten burada 1 yılım geçti, şimdi 1 yılı da hiç istemediğim birşeyi yaparak mı geçireceğim diyordum. Hayatımdaki 2 yıl. Birisi eh, diğeri berbat olarak hatırlanacak 2 yıl. İşte tam da bir hafta önce bunları düşnürken Tanrı veya evren, karma veya çekim gücü herneyse beni duydu. Sonunda arzuladığımı bir türlü itiraf edemediğim haber geldi.
İşin ilginci birçok insan çok üzüldüğümü sanmıştı. Demek ki gerçekten kendimi anlatamamıştım birçok kişiye. Ya da onlar anlamamıştı. Ya da biz alışmıştık kötü olarak bilinen şeyleri hep kötü görmeye. Neyse ne. Öyle huzurlu ve mutluyum ki şu anda. düşüncelerimi açıklamak içinbile yorulmama değmez. Ama yazabilirim ve yazıyorum. Şimdi uzun zamandır düşündüğüm ama gerçekleştirme hayalini bir süreliğine rafa koyduğum şeyleri yapmayı düşünüyorum. En önemlisi kendimi keşfetmeyi düşünüyorum. Hayatımın en önemli noktalarından birindeyim. Hayatımı yönlendirmek için son bir şansım var. Daha önce hayatımda esen rüzgarlarla yön belirledim. Şimdi daha güçlüyüm, ayaklarım daha yere basıyor. Rüzgarlara kapılıp, ters yönlere sapacak kadar umursamaz veya umursar değilim. İstediğim yönlere sapabilmek ve o yönlerde ilerlemek için sağlam temeller kurmem gerek. İşte o temelleri şimdi kurmak istiyorum. Tam vakti! Şimdi kafamın içindeki sesi dinleyebilirim. Gücüm var, enerjim var, dostum var, desteğim var. Canımın çektiğini yapabilirim ve pişman olmam. Çünkü canımın istediğini yapmak beni asla pişman etmez, vaktim de boşa gitmez. Ve herşeyi sorgulayıp keşfettikten sonra karmadan doğru şeyleri isteyebilirim. Enerjimi doğru şeylere yöneltebilirim. Hatta kimbilir belki karmayı nasıl profesyonelce yöneteceğimi bile keşfederim. İnanıyorum.
Karma'ya inanan, ya da inanmayan ama en azından rastlantılara inanan, hayatın bu rastlantılardan oluştuğuna inanan herkese sevgiyle..
14 Ocak 2009 Çarşamba
Doğumgünü.
Bu yazıma ne başlık vereceğimi pek bilemedim. Doğumgünü kelimesinin sonuna konan bir noktayla ifade etmek istedim. Çünkü bu senekidoğumgünüm bana benim olduğu hissini vermedi pek. Bu seneki doğumgünüm için çok uğraştım. Arkadaşlarım için birkaç küçük süpriz hazırladım. Güzel oldu gerçekten de. Ama neden bilmiyorum, bana aitmiş gibi gelmedi. Bu yüzden başlığımın sonuna m harfi koymadım. Çok garipti ama o gece doğumgünümü kutlarken sanki etrafımdakilerin üstünde havada süzülüyor gibi hissettim kendimi. Tam tarif etmek istersem ancak bu cümleyi kullanabilirim sanırım. Bir an geldi, etrafıma baktım, herkes eğleniyordu, ama bende garip bir durgunluk vardı.
Bir hayalet gördüm o gece. Görmek istemediğim birisini. Biraz da bu yüzden duruldum sanki. Neşem kaçtı. İçmek istediğim gibi içemedim. Çılgınca dansedemedim. Hayal ettiğim gibi eğlenemedim. Ama içim rahattı. Memnundum. Arkadaşlarım çok eğlendi. Keyif aldılar. Ben de keyiflendim onları gördükçe. Ama dedim ya. Hayalini kurduğum kadar zevkini çıkaramadım. Herkes sordu sonrasında, nasıldı diye. Herkese aynı yalanı söyledim. "Güzeldi, keyifliydi, eğlendim." Ama aslında o gece içimde bir huzursuzluk vardı. Neden bilmiyorum. Belki de biliyorum.
Birisi Hayalet. Adı Heathcliff. Tabii ki gerçek adı değil. Heathcliff Emily Bronte'nin Uğultulu Tepeler romanındaki tutkulu ve buruk aşk hikayesinin esas oğlanıdır. Duygularını göstermez, kabadır, ukaladır, birisinden hoşlanıp hoşlanmadığını asla anlayamazsınız. Çoğu zaman karşısındakiyle alay eder. Kısacası ne aşkı, ne sevgiyi, ne merhameti hakkını vererek yaşamaz. Benim Heathcliff de böyledir. Bir zaman epey aklımı oyalamıştı. Sonra 2 yıl hiçbir yerde görmedim, hiçkarşılaşmadım. Ve bir süre önce bir rastlantılar silsilesi şeklinde onu görmeye başladım. Onu görmelerimçok ilginçtir. Orada olduğu dalga dalga gelir kulağıma.
Yine öyle geldi. Birisi kulağıma fısıldadı: Orada işte! Göremedim önce, heyecanlandım. Sonra gördüm. Önünden geçtim. O da beni gördü. Konuştuk. Doğumgünüm bugün dedim. Her zamanki yarı gülümseyen maske. Sahte bir nezaket. Konuşmamız bitti, yerime geçtim. Gecenin devamında bir durgunluk vardı hep üzerimde. Dünya bu kadar küçükmüş dedim. Her yerde, her zaman görme ihtimalim vardı onu. Ama bu gece değil sanki, doğumgünümde değil. Çok saçma ama ilk aklıma gelen "Tanrım buna anlam yüklemelimiyim acaba" oldu. ama bu fikri çöpe atmam uzun sürmedi tabii ki. Sonra o kadar müzik, içki ve eğlence arasında kafamda hep aynı fikirler döndü. "Bir hayalkırıklığı daha, bir hiçlik, bir boşa giden umut daha tam da bu gece; tam doğumgünümde" diye geçirdim içimden. Bunaldım bir anda.
Doğumgünümdü o gece. En mutlu olmam gereken gün. Ama bir an bir gözyaşı bile akacakmış gibi hissetim kendimi gözümden. Garip bir histi. Nasıl anlatsam bilemiyorum. İçim daraldı, duman rahatsız etti, midem bulanmaya başladı. Heathcliff'i gördüğümde böyle olurum ben. Tam kalbimin üstünde bir yerler acımaya başlar, dokunurum ama acısı geçmez; mideme yumruk yemiş gibi olurum; bir süre etrafımda konuşulan şeyleri algılayamam.
Heathcliff'e hayalet deyişimin sebebi bir görünüp bir kaybolmasıdır hep. Hep en mutlu anlarımda gelir çıkar karşıma. En iyi vakit geçirmem gereken zamanlarda hep bir burukluk yaşarım. Son seferde bu kadar etkilenmemem gerekirdi belki de. Bitmişti çünkü. Bırakmıştı kendini. Eskisi gibi değildi artık. Gözümü kamaştıran o parıltı kaybolmuştu. İşte o anda hem kendime, hem ona üzüldüm. Neden olmamıştı hiçbir şey? Bunu sordum hep kendime. Aslında onu her görüşümde yüzümdeki gülümsemeyi silen şey buydu. Neden? Neden? Neden? Hiçbir açıklama bulamamıştım, defalarca düşünmeme rağmen. Hala da bulamam. Beraber olsaydık nasıl olacaktı onu da bilmiyorum. Veya beraber olunabilecek bir insan mıydı? Bilmiyorum. Hep bir soru işaretiydi hayatımda. Bu kadar tutulmamamın sebebini bile anlayamamıştım. Acaba onun gibi olmak istemem miydi sebep? Her şekilde hep bir tabu o. Bir gölge.
İşte bu seneki doğumgünüm böyle geçti. Gölgelerle. Demin de dediğim gibi Heathcliff bir nedendi sadece. Yüzümdeki gölgelerin bir sebebi daha var. Ama bu çok daha derin bir konu. Sanırım henüz bunu dile getirmeye hazır değilim. Öyle derin ki, gözlerimdeki mutsuzluğu o gece kimse okuyamadı. Tek bir kişi, o gece benimle olmayan, ama yüzümdeki gölgeleri fotoğraflardan bile anlayabilen, hayatta en güvendiğim ve sırtımı yasladığım insanlardan biri. Her şekilde beni destekleyen ve yargılamayan sevgili arkadaşım Ceylancığım. O bunu farkettiği için ona bunu açıkladım. Ama sizlere açıklamam sanırım birazcık daha zaman alacak.
Doğumgünüyle başladık, doğumgünüyle bitirelim. Doğumgününde kötü hissetmiş herkese sevgiyle.
Bir hayalet gördüm o gece. Görmek istemediğim birisini. Biraz da bu yüzden duruldum sanki. Neşem kaçtı. İçmek istediğim gibi içemedim. Çılgınca dansedemedim. Hayal ettiğim gibi eğlenemedim. Ama içim rahattı. Memnundum. Arkadaşlarım çok eğlendi. Keyif aldılar. Ben de keyiflendim onları gördükçe. Ama dedim ya. Hayalini kurduğum kadar zevkini çıkaramadım. Herkes sordu sonrasında, nasıldı diye. Herkese aynı yalanı söyledim. "Güzeldi, keyifliydi, eğlendim." Ama aslında o gece içimde bir huzursuzluk vardı. Neden bilmiyorum. Belki de biliyorum.
Birisi Hayalet. Adı Heathcliff. Tabii ki gerçek adı değil. Heathcliff Emily Bronte'nin Uğultulu Tepeler romanındaki tutkulu ve buruk aşk hikayesinin esas oğlanıdır. Duygularını göstermez, kabadır, ukaladır, birisinden hoşlanıp hoşlanmadığını asla anlayamazsınız. Çoğu zaman karşısındakiyle alay eder. Kısacası ne aşkı, ne sevgiyi, ne merhameti hakkını vererek yaşamaz. Benim Heathcliff de böyledir. Bir zaman epey aklımı oyalamıştı. Sonra 2 yıl hiçbir yerde görmedim, hiçkarşılaşmadım. Ve bir süre önce bir rastlantılar silsilesi şeklinde onu görmeye başladım. Onu görmelerimçok ilginçtir. Orada olduğu dalga dalga gelir kulağıma.
Yine öyle geldi. Birisi kulağıma fısıldadı: Orada işte! Göremedim önce, heyecanlandım. Sonra gördüm. Önünden geçtim. O da beni gördü. Konuştuk. Doğumgünüm bugün dedim. Her zamanki yarı gülümseyen maske. Sahte bir nezaket. Konuşmamız bitti, yerime geçtim. Gecenin devamında bir durgunluk vardı hep üzerimde. Dünya bu kadar küçükmüş dedim. Her yerde, her zaman görme ihtimalim vardı onu. Ama bu gece değil sanki, doğumgünümde değil. Çok saçma ama ilk aklıma gelen "Tanrım buna anlam yüklemelimiyim acaba" oldu. ama bu fikri çöpe atmam uzun sürmedi tabii ki. Sonra o kadar müzik, içki ve eğlence arasında kafamda hep aynı fikirler döndü. "Bir hayalkırıklığı daha, bir hiçlik, bir boşa giden umut daha tam da bu gece; tam doğumgünümde" diye geçirdim içimden. Bunaldım bir anda.
Doğumgünümdü o gece. En mutlu olmam gereken gün. Ama bir an bir gözyaşı bile akacakmış gibi hissetim kendimi gözümden. Garip bir histi. Nasıl anlatsam bilemiyorum. İçim daraldı, duman rahatsız etti, midem bulanmaya başladı. Heathcliff'i gördüğümde böyle olurum ben. Tam kalbimin üstünde bir yerler acımaya başlar, dokunurum ama acısı geçmez; mideme yumruk yemiş gibi olurum; bir süre etrafımda konuşulan şeyleri algılayamam.
Heathcliff'e hayalet deyişimin sebebi bir görünüp bir kaybolmasıdır hep. Hep en mutlu anlarımda gelir çıkar karşıma. En iyi vakit geçirmem gereken zamanlarda hep bir burukluk yaşarım. Son seferde bu kadar etkilenmemem gerekirdi belki de. Bitmişti çünkü. Bırakmıştı kendini. Eskisi gibi değildi artık. Gözümü kamaştıran o parıltı kaybolmuştu. İşte o anda hem kendime, hem ona üzüldüm. Neden olmamıştı hiçbir şey? Bunu sordum hep kendime. Aslında onu her görüşümde yüzümdeki gülümsemeyi silen şey buydu. Neden? Neden? Neden? Hiçbir açıklama bulamamıştım, defalarca düşünmeme rağmen. Hala da bulamam. Beraber olsaydık nasıl olacaktı onu da bilmiyorum. Veya beraber olunabilecek bir insan mıydı? Bilmiyorum. Hep bir soru işaretiydi hayatımda. Bu kadar tutulmamamın sebebini bile anlayamamıştım. Acaba onun gibi olmak istemem miydi sebep? Her şekilde hep bir tabu o. Bir gölge.
İşte bu seneki doğumgünüm böyle geçti. Gölgelerle. Demin de dediğim gibi Heathcliff bir nedendi sadece. Yüzümdeki gölgelerin bir sebebi daha var. Ama bu çok daha derin bir konu. Sanırım henüz bunu dile getirmeye hazır değilim. Öyle derin ki, gözlerimdeki mutsuzluğu o gece kimse okuyamadı. Tek bir kişi, o gece benimle olmayan, ama yüzümdeki gölgeleri fotoğraflardan bile anlayabilen, hayatta en güvendiğim ve sırtımı yasladığım insanlardan biri. Her şekilde beni destekleyen ve yargılamayan sevgili arkadaşım Ceylancığım. O bunu farkettiği için ona bunu açıkladım. Ama sizlere açıklamam sanırım birazcık daha zaman alacak.
Doğumgünüyle başladık, doğumgünüyle bitirelim. Doğumgününde kötü hissetmiş herkese sevgiyle.
16 Kasım 2008 Pazar
ISSIZ ADA(M)..
Issız Adam. Filmin ismi aynı başlıktaki gibi olmalıydı bence. Issız bir ada çünkü bu adam. Issız olmayı seçen bir adam. O buna hastalık diyor. Gerçekten bir hastalık mı? Bana göre değil.
Evet, Çağan Irmak'ın son filmi Issız Adam'dan bahsediyorum. Güzel bir film. Oyuncuları, mekanları, renkleri, objeleri, çekim kalitesi ve müzikleriyle güzel. Ama hikayesiyle değil. Sıradan bir adamın, sıradan hikayesi. Bağlanmaktan korkan bir adamın. Benim bir hastalığım var diyor. Kanımda bir mikrop dolaşıyor diyor. Issızım. Kimsenin hayatına dahil olmak istemiyorum diyor. Ve terkediyor. 5 yıl geçiyor. Görüyoruz. Hala ıssız bir adam, mı acaba? Kimsenin hayatına dahil olmayan ve kimseyi hayatına dahil etmeyen bu adam 5 yıl boyunca terkettiği kadını düşünüyor. Onun için ağlıyor. Dükkanının önünden geçiyor. Ne kadar dahil etmiyor acaba bu kadını hayatına? Ya ilişkiye başlarken? Ne kadar müdahil olmuyor kadının hayatına? Hadi seks, yemek, eğlence, vs. bitti. Seni seviyorum derken de mi müdahil hissetmiyor kendini? Çiçek alırken, şirinlikler yaparken.. O kadar da ıssız değil demek ki. Onun yolunu bulup keşfeden birisi olduğuna göre. Issız adam hastalıklı değil aslında. Issız olmayı seçiyor sadece. Seçimini aşktan yana değil, yalnızlıktan yana yapıyor. Kendi dünyasında kurduğu düzenden yana.
Filmçok etkileyici, evet. Bir kere bana en çok hitap eden yanı Beyoğlu mekanlarının kullanılması. Bohem hayatlar. Bohem hayatların objeleri. Filmin neredeyse her görüntüsünde kazınmış olan bu koku beni aslında alıp çok başka hayallere götürüyor. Ama ondan başka bir zaman bahsetmeliyim. Sonra yemekler, şarap, yeşillikler, çiçekler.. Film Çağan Irmak'ın hayata bakışındaki güzelliği yakalayabilmiş. Daha doğrusu Çağan Irmak kendi gözünden bizim her gün önümüzde çıkan hayat nesnelerine bakmış, onları güzelleştirmiş ve bize sunmuş. Bunun yanında bazı sahneler aynı hayatın kendisi gibi çok gerçekçi olmuş. Bazı sahneler de çok çarpıcı. Özellikle de son sahne. Son ve en vurucu sahnede kadınla adam 5 yıl sonra karşılaşıyor. Kadın evlenmiş. Adam aynı. (Yine ıssız, yine sessiz ve tepkisiz). Dostane bir sohbetten sonra ikisi de arkasını dönüp gidiyor. Tam 5 saniye sonra geri dönüp sımsıkı sarılıyorlar birbirlerine. Ve bundan sonra mutlak gidiş. Film bitiyor. Işıklar açılıyor. Etrafa bakıyorum. Herkesin gözleri şiş, ellerine mendiller. Arkadaşımın bana filmi anlatışını hatırlıyorum. Çok ağlayacaksın, hazır ol dediğini. Düşünüyorum. Bende bir anormallik mi var? Hala düşünüyorum. Eve geldim, bu yazıyı yazıyorum. Defalarca sahneyi gözümün önüne getiriyorum. Ama hayır. Bir dmla yaş yok. Ne düşündüğümü hatırlamaya çalışıyorum. O sahneden sonra. Çok kısa bir an için filmle ilgili birçözümseme geçiyor aklımdan. Ya birçok kişi bunu yapıyorsa? Aşktan ve bağlanmaktan korkuyor ve hayatının aşkının ellerinin arasından birkum tanesi gibi kayıp gitmesine izin veriyorsa? Sonra düşünüyorum. Kendi yaşanmışlıklarımı. Hiçbir insan ulaşılmaz değil. Hiçbir insan bir ada değil. Gerçekten isteyen istediği kişiye ulaşır. Ulaşmayan veya ulaşmaya korkan vardır sadece. Köşede durup izler. Veya başka yaşanmışlıklar ekler üzerine. Unutmak için, geçmişte bırakmak için.
Eğer bu adam gerçekten bir ıssız adaysa üzülmemeli. Bir yerlerin önünden geçmemeli defalarca. Elinde hatıra bir eşya ile yerlere yıkılmamalı. Ağlamamalı. Kadından önceki duygusuz, otonom hayatına devam etmeli. Hastalığı için tedavi olmayı seçmiyorsa şikayet de etmemeli.
Benim gördüklerim bunlar. Neden bilmiyorum. Şu an kulağımda filmin müziği. Hala ağlamıyorum. Oysa müzik çok hüzünlü. Ama sakin bir hüzün bu. İç parçalayan değil, içacıtan bir hüzün. İçim acıyor. Duygusuzlaştığımı hissediyorum. Bu yazıyı yazarken bile. Acımasızlaştığımı. Kendimin de bir ıssız adaya dönüştüğünü. Belki bu yüzden şaşırmayışım. Ben de korkuyorum evet. Uzun zamandır bunun farkındayım. Bunu sadece tek birarkadaşıma itiraf ettim. Birisine bağlanırsam eğer başka seçenekleri kaçırmaktan korkuyorum. İçine gireceğim ilişkide birşeylerin kötü gittiğini görürsem eğer terkedememekten korkuyorum. Karşımdakini kırmaktan korkuyorum. Sonra kırılmaktan korkuyorum. Bunca yalnız geçen yıldan sonra kendimi birisinin avuçlarına yavaşça ama tamamen bırakırsam beni düşürüp kırmasından korkuyorum. Tekrar paramparça olmaktan korkuyorum. Çünkü biliyorum, bu sefer parçalar daha da küçük olacak ve yapıştırılamayacak.
İşte ıssız adamın bana hissettirdikleri şeyler bunlar. Onca müziğin, yemeğin, mekanın ve onca güzel Beyoğlu sahnesinin arasında herkesi ağlatan bu film benim içimden hüzün yerine bitmiş acıların hafif kaşıntısını; ve saklı kalmış, dile getirmekten, kendime bile sesli söylemekten çekindiğim korkularımı çıkartıyor.
Şimdi gidip bir içki koyacağım kendime. Sonra ıssızlığımla başbaşa, uykuya dalacağım.
Kendini ıssız hisseden herkese sevgiyle..
Evet, Çağan Irmak'ın son filmi Issız Adam'dan bahsediyorum. Güzel bir film. Oyuncuları, mekanları, renkleri, objeleri, çekim kalitesi ve müzikleriyle güzel. Ama hikayesiyle değil. Sıradan bir adamın, sıradan hikayesi. Bağlanmaktan korkan bir adamın. Benim bir hastalığım var diyor. Kanımda bir mikrop dolaşıyor diyor. Issızım. Kimsenin hayatına dahil olmak istemiyorum diyor. Ve terkediyor. 5 yıl geçiyor. Görüyoruz. Hala ıssız bir adam, mı acaba? Kimsenin hayatına dahil olmayan ve kimseyi hayatına dahil etmeyen bu adam 5 yıl boyunca terkettiği kadını düşünüyor. Onun için ağlıyor. Dükkanının önünden geçiyor. Ne kadar dahil etmiyor acaba bu kadını hayatına? Ya ilişkiye başlarken? Ne kadar müdahil olmuyor kadının hayatına? Hadi seks, yemek, eğlence, vs. bitti. Seni seviyorum derken de mi müdahil hissetmiyor kendini? Çiçek alırken, şirinlikler yaparken.. O kadar da ıssız değil demek ki. Onun yolunu bulup keşfeden birisi olduğuna göre. Issız adam hastalıklı değil aslında. Issız olmayı seçiyor sadece. Seçimini aşktan yana değil, yalnızlıktan yana yapıyor. Kendi dünyasında kurduğu düzenden yana.
Filmçok etkileyici, evet. Bir kere bana en çok hitap eden yanı Beyoğlu mekanlarının kullanılması. Bohem hayatlar. Bohem hayatların objeleri. Filmin neredeyse her görüntüsünde kazınmış olan bu koku beni aslında alıp çok başka hayallere götürüyor. Ama ondan başka bir zaman bahsetmeliyim. Sonra yemekler, şarap, yeşillikler, çiçekler.. Film Çağan Irmak'ın hayata bakışındaki güzelliği yakalayabilmiş. Daha doğrusu Çağan Irmak kendi gözünden bizim her gün önümüzde çıkan hayat nesnelerine bakmış, onları güzelleştirmiş ve bize sunmuş. Bunun yanında bazı sahneler aynı hayatın kendisi gibi çok gerçekçi olmuş. Bazı sahneler de çok çarpıcı. Özellikle de son sahne. Son ve en vurucu sahnede kadınla adam 5 yıl sonra karşılaşıyor. Kadın evlenmiş. Adam aynı. (Yine ıssız, yine sessiz ve tepkisiz). Dostane bir sohbetten sonra ikisi de arkasını dönüp gidiyor. Tam 5 saniye sonra geri dönüp sımsıkı sarılıyorlar birbirlerine. Ve bundan sonra mutlak gidiş. Film bitiyor. Işıklar açılıyor. Etrafa bakıyorum. Herkesin gözleri şiş, ellerine mendiller. Arkadaşımın bana filmi anlatışını hatırlıyorum. Çok ağlayacaksın, hazır ol dediğini. Düşünüyorum. Bende bir anormallik mi var? Hala düşünüyorum. Eve geldim, bu yazıyı yazıyorum. Defalarca sahneyi gözümün önüne getiriyorum. Ama hayır. Bir dmla yaş yok. Ne düşündüğümü hatırlamaya çalışıyorum. O sahneden sonra. Çok kısa bir an için filmle ilgili birçözümseme geçiyor aklımdan. Ya birçok kişi bunu yapıyorsa? Aşktan ve bağlanmaktan korkuyor ve hayatının aşkının ellerinin arasından birkum tanesi gibi kayıp gitmesine izin veriyorsa? Sonra düşünüyorum. Kendi yaşanmışlıklarımı. Hiçbir insan ulaşılmaz değil. Hiçbir insan bir ada değil. Gerçekten isteyen istediği kişiye ulaşır. Ulaşmayan veya ulaşmaya korkan vardır sadece. Köşede durup izler. Veya başka yaşanmışlıklar ekler üzerine. Unutmak için, geçmişte bırakmak için.
Eğer bu adam gerçekten bir ıssız adaysa üzülmemeli. Bir yerlerin önünden geçmemeli defalarca. Elinde hatıra bir eşya ile yerlere yıkılmamalı. Ağlamamalı. Kadından önceki duygusuz, otonom hayatına devam etmeli. Hastalığı için tedavi olmayı seçmiyorsa şikayet de etmemeli.
Benim gördüklerim bunlar. Neden bilmiyorum. Şu an kulağımda filmin müziği. Hala ağlamıyorum. Oysa müzik çok hüzünlü. Ama sakin bir hüzün bu. İç parçalayan değil, içacıtan bir hüzün. İçim acıyor. Duygusuzlaştığımı hissediyorum. Bu yazıyı yazarken bile. Acımasızlaştığımı. Kendimin de bir ıssız adaya dönüştüğünü. Belki bu yüzden şaşırmayışım. Ben de korkuyorum evet. Uzun zamandır bunun farkındayım. Bunu sadece tek birarkadaşıma itiraf ettim. Birisine bağlanırsam eğer başka seçenekleri kaçırmaktan korkuyorum. İçine gireceğim ilişkide birşeylerin kötü gittiğini görürsem eğer terkedememekten korkuyorum. Karşımdakini kırmaktan korkuyorum. Sonra kırılmaktan korkuyorum. Bunca yalnız geçen yıldan sonra kendimi birisinin avuçlarına yavaşça ama tamamen bırakırsam beni düşürüp kırmasından korkuyorum. Tekrar paramparça olmaktan korkuyorum. Çünkü biliyorum, bu sefer parçalar daha da küçük olacak ve yapıştırılamayacak.
İşte ıssız adamın bana hissettirdikleri şeyler bunlar. Onca müziğin, yemeğin, mekanın ve onca güzel Beyoğlu sahnesinin arasında herkesi ağlatan bu film benim içimden hüzün yerine bitmiş acıların hafif kaşıntısını; ve saklı kalmış, dile getirmekten, kendime bile sesli söylemekten çekindiğim korkularımı çıkartıyor.
Şimdi gidip bir içki koyacağım kendime. Sonra ıssızlığımla başbaşa, uykuya dalacağım.
Kendini ıssız hisseden herkese sevgiyle..
05 Kasım 2008 Çarşamba
HAYALKIRIKLIĞI..
Bugün daha farklı bir yazı yazacağım. Bu bloğu yazmaya başlamadan önce yazdığım, yine Akıl Defteri başlıklı bir word dosyası tutuyordum. Aynı bir kitap formatında bu dosyaya içimden geldikçe yazıyordum. O biraz daha farklıydı. Onda kimseyle içimden geçen, kimseyle paylaşmadığım, bana özel düşünceler hatta itiraflar vardı. İleride bir gün onu kitap haline getirip yayınlamayı düşünüyordum. aslında dosya hala duruyor. ama bu bloğa başladıktan sonra ona pek yazmaz oldum. Ama kimbilir, bir gün belki bu düşüncemi gerçekleştiririm.
İşte bugün buraya yazacaklarım da özel şeyler. Ama daha üstü kapalı yazacağım. Takdir edersiniz ki bu site dünya çapında internet ağına açık ve google'da sadece ismimi aratmakla bile herkes bu bloğa ulaşabiliyor. Aslına bakarsanız bu bloğa başladığımdan beri yazdığım herşey benim için özel ve normalde kimseyle paylaşmayacağım şeyler. Nedenini bilmiyorum ama buraya yazarken kendimi rahat hissediyorum. Çekinmiyorum duygularımı paylaşmaktan. Sanki burası herkesin her istediğini yazmaya hakkı olan bir arenaymış gibi bir fikir oluşuor kafamda bu siteyi kullanırken. Tam olarak nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum ama garip bir duygu. Bu bloğa başlarken niyetim bu değildi aslında. Gezdiğim, gördüğüm, yediğim şeyleri yazacaktım. Bir köşe yazarı gibi tavsiyeler verecektim okuyuculara. Ama birden böyle gelişti işte. Parmaklarımı tutamadım :)
Evet. Gelelim yazımın asıl içeriğine. Yakın arkadaşlarımbilirler, uzun zamandır heyecanla beklediğim birşey vardı. ama tam beklediğim gibi olmadı. Hatta aslında hiç öyle olmadı. Çok umut bağlamıştım bu bahsettiğim şeye. ama bir kez daha birşeylere umut bağlamanın bu devirde ne kadar yanlış birşeyi olduğunu kader veya karma herneyse bana kanıtlamış oldu. Evet belki büyük beklentiler içine girmek yanlıştı. Ama ister istemez bunu yaptım. Elimde değildi. Benim gibi iflah olmaz bir hayalperest için hayal kurmamak,ümide kapılmamak mümkün değildi. Şimdi yaptığımın hem ne kadar yanlış, hem ne kadar saçma, hem de ne kadar zavallıca olduğunu görüyorum. Evet, itiraf ediyorum. Bunların hepsi geçiyor aklımdan. beni tanıyanların aklından da geçiyor. Bu nedenle yazmaktan korkmuyorum, gocunmuyorum. Her zaman yaptıklarımın, yaşadıklarımın arkasında oldum. Şimdi de arkasındayım. Yine bütün saflığımla, bütün çocuksuluğumla umudumdan vazgeçmedim ve yine çuvalladım.
Ne yapayım, kader böyleymiş, yol ver diyorum. Ama derken de içim ince ince sızlıyor. Bu kaçıncı diyorum kendime. Bu kaçıncı hayal kırıklığı. Her seferinde bütün iyi niyetimle iyi olsun diye düşünüyorum. Herkesin dediği gibi 'pozitif' düşünüyorum. Ama yine boşa çıkmış oluyor. Hep boşa çıkıyor hayallerim. Hep hayalkırıklığı yaşıyorum. Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi bilmiyorum artık. Zaten düşününce içim acıyor. Düşünemiyorum. Düşünmemeye çalışıyorum. Kendimi iyi olduğuma inandırmaya çalışıyorum. Başarılı olabiliyor muyum? Zaman gösterecek. hep beraber göreceğiz.
Bugünkü yazım her zamankilerden farklı. Bir iç dökme aslında. Gözyaşı akıtmak yerine kelimelerimi döküyorum sanal alemin karanlıklarına. Herkes görebiliyor evet. Konuyla alakalı ve alakasız herkes. Ama umurumda değil. Bu dakika bunu yazmak istiyorum. Çünkü hatırlamak istiyorum. Hayalkırıklığımı hatırlamak. Gelecekteki ve geçmişteki hayalkırıklıklarımın hepsini bir tanesiyle birlikte anmak. Sonra eğer bu zincirikırabilirsem; bir hayalkırıklığınıbir mucizeye, bir mutluluğa çevirebilirsem, bunu tekrar okumak ve sessizce gülümsemek istiyorum. En çok da bunu istiyorum. Huzurlu ve mutlu bir şekilde gülümsek. Hayalkırıklıklarını silmek. 1 mutlulukla gelmiş geçmiş hayalkırıklıklarını götürmek.
Hayalleri kırılanlara sevgiyle..
İşte bugün buraya yazacaklarım da özel şeyler. Ama daha üstü kapalı yazacağım. Takdir edersiniz ki bu site dünya çapında internet ağına açık ve google'da sadece ismimi aratmakla bile herkes bu bloğa ulaşabiliyor. Aslına bakarsanız bu bloğa başladığımdan beri yazdığım herşey benim için özel ve normalde kimseyle paylaşmayacağım şeyler. Nedenini bilmiyorum ama buraya yazarken kendimi rahat hissediyorum. Çekinmiyorum duygularımı paylaşmaktan. Sanki burası herkesin her istediğini yazmaya hakkı olan bir arenaymış gibi bir fikir oluşuor kafamda bu siteyi kullanırken. Tam olarak nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum ama garip bir duygu. Bu bloğa başlarken niyetim bu değildi aslında. Gezdiğim, gördüğüm, yediğim şeyleri yazacaktım. Bir köşe yazarı gibi tavsiyeler verecektim okuyuculara. Ama birden böyle gelişti işte. Parmaklarımı tutamadım :)
Evet. Gelelim yazımın asıl içeriğine. Yakın arkadaşlarımbilirler, uzun zamandır heyecanla beklediğim birşey vardı. ama tam beklediğim gibi olmadı. Hatta aslında hiç öyle olmadı. Çok umut bağlamıştım bu bahsettiğim şeye. ama bir kez daha birşeylere umut bağlamanın bu devirde ne kadar yanlış birşeyi olduğunu kader veya karma herneyse bana kanıtlamış oldu. Evet belki büyük beklentiler içine girmek yanlıştı. Ama ister istemez bunu yaptım. Elimde değildi. Benim gibi iflah olmaz bir hayalperest için hayal kurmamak,ümide kapılmamak mümkün değildi. Şimdi yaptığımın hem ne kadar yanlış, hem ne kadar saçma, hem de ne kadar zavallıca olduğunu görüyorum. Evet, itiraf ediyorum. Bunların hepsi geçiyor aklımdan. beni tanıyanların aklından da geçiyor. Bu nedenle yazmaktan korkmuyorum, gocunmuyorum. Her zaman yaptıklarımın, yaşadıklarımın arkasında oldum. Şimdi de arkasındayım. Yine bütün saflığımla, bütün çocuksuluğumla umudumdan vazgeçmedim ve yine çuvalladım.
Ne yapayım, kader böyleymiş, yol ver diyorum. Ama derken de içim ince ince sızlıyor. Bu kaçıncı diyorum kendime. Bu kaçıncı hayal kırıklığı. Her seferinde bütün iyi niyetimle iyi olsun diye düşünüyorum. Herkesin dediği gibi 'pozitif' düşünüyorum. Ama yine boşa çıkmış oluyor. Hep boşa çıkıyor hayallerim. Hep hayalkırıklığı yaşıyorum. Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi bilmiyorum artık. Zaten düşününce içim acıyor. Düşünemiyorum. Düşünmemeye çalışıyorum. Kendimi iyi olduğuma inandırmaya çalışıyorum. Başarılı olabiliyor muyum? Zaman gösterecek. hep beraber göreceğiz.
Bugünkü yazım her zamankilerden farklı. Bir iç dökme aslında. Gözyaşı akıtmak yerine kelimelerimi döküyorum sanal alemin karanlıklarına. Herkes görebiliyor evet. Konuyla alakalı ve alakasız herkes. Ama umurumda değil. Bu dakika bunu yazmak istiyorum. Çünkü hatırlamak istiyorum. Hayalkırıklığımı hatırlamak. Gelecekteki ve geçmişteki hayalkırıklıklarımın hepsini bir tanesiyle birlikte anmak. Sonra eğer bu zincirikırabilirsem; bir hayalkırıklığınıbir mucizeye, bir mutluluğa çevirebilirsem, bunu tekrar okumak ve sessizce gülümsemek istiyorum. En çok da bunu istiyorum. Huzurlu ve mutlu bir şekilde gülümsek. Hayalkırıklıklarını silmek. 1 mutlulukla gelmiş geçmiş hayalkırıklıklarını götürmek.
Hayalleri kırılanlara sevgiyle..
22 Ekim 2008 Çarşamba
VAPUR ESİNTİLERİ..
Yazmayalı epey bir zaman oldu. Ayağımdaki alçı çıktı ve ofise geri döndüm. Ayağım alçıdayken farkettim ki iki hafta bile insanın etrafında birşeylerin değişmesine yetermiş. İstanbul'da epey birşeyler değişmiş. Geçiş dönemi olan Eylül ayı bitmiş. Hava soğumuş. Akşamüstüleri akşama dönüşmüş, kapkaranlık olmuş. Bir de güzel İstanbul'umun değişmez cilvesi trafik geri gelmiş. Yaz aylarındaki rahatlıktan sonra sokağa çıktığım her gün beni biraz daha şaşırtıyor bu trafik, bu kalabalık. Eylül bitimiyle birlikte inanılmaz bir insan kalabalığı belirmiş sokaklarda, birdenbire. Sanki bu sene İstanbul her senekinden biraz daha kalabalık.
İşte bu kalabalıktan nasıl sıyrılırım diye her gün yeni metotlar denerken bugün de işe arabayla gitmeyip en sevdiğim yolu yani deniz yolunu kullanmaya karar verdim. Aslında sabahları Kabataş ya da Beşiktaş vapuruyla karşıya geçmek çoğunlukla tercih ettiğim bir seçenektir. Çünkü sabah trafiği İstanbul'da gerçekten çekilmez oluyor. Bu yolu tercih ettiğim günlerin akşamında ise yorgun olduğum için genellikle Taksim-Bostancı dolmuşlarını kullanırım. Ama son günlerde köprü yolundaki çalışmalardan dolayı kilit hale gelen trafikten kaçmak için bu akşam vapurla dönmeyi tercih ettim. Uzun zamandır akşam vakti vapura binmemiştim. Ya da daha açmak gerekirse uzun zamandır akşam vakti Beşiktaş-Kadıköy vapuruna binmemiştim. Benim akşam vakti bindiğim vapurların çoğu Kadıköy-Karaköy vapurlarıdır. Bunlara da genellikle haftasonu Cihangir veya Taksim civarında bir yerlere gidiyorsam binerim. Kadıköy-Karaköy vapurlarının atmosferiyle Beşiktaş-Kadıköy vapurlarının atmosferi arasında çok fark vardır. Evet, her vapurun kendine göre bir atmosferi vardır. Örneğin Kadıköy-Karaköy vapuruna daha çok yirmi ile elli yaş arasında erkekler biner; çok fazla genç kız veya kadın olmaz. Bir de yolcular çoğu zaman tek başına olur. Daha sessiz, daha kasvetli bir havası vardır bu vapurun. Bazen fazla süslenmiş bir halde bu vapura bindiğimde birkaç çift gözün beni süzdüğünü farketsem de, bu hatta yolculuk etmekten hiçbir zaman rahatsızlık duymamışımdır. Neden bilmem ama lise yıllarımda haftanın birkaç günü kullandığım bu vapurun o kasvetli havası beni her zaman gizemli bir şekilde içine çekmiştir. Burada yalnız olmak; sağda Dolmabahçe, İstanbul Modern, Galata Kulesi ve Karaköy'deki hanları; solda Topkapı Sarayı, Süleymaniye Camii, Mısır Çarşısı ve Eminönü'ndeki cıvıltılı kalabalığı izlemek bana hep bir masalın içine girmişim hissini verir. Bu nedenle de bu seferlerde hiç rahatsız edilmek istemem. Bazen telefon çaldığında cevaplamadığım bile olmuştur.
Beşiktaş-Kadıköy vapurları ise çok renklidir. Çoğunlukla üniversiteliler biner. İşe gidenlerle dershanelere giden lise öğrencileri de biner. Daha kalabalıktır. Bitmek bilmeyen bir uğultu vardır. Ama bu uğultu insanı rahatsız etmez. Cıvıl cıvıl bir kalabalık vardır bu vapurlarda. Çoğu kişi arkadaşlarıyla biner veya yalnız binen tanıdığını görür. Karaköy seferinin aksine bu sefer 10 dakika daha uzundur ama insanın hiç canı sıkılmaz. Bunun sebebi yine yolcuların çeşitliliğidir.
İşte bugünbindiğim vapurda da renkli bir kalabalık vardı. Çoğunluk üniversiteliydi. Hava kararmıştı ve serindi. Ama dışarı oturamayacak kadar serin değildi.Vapur öyle kalabalıktı ki bir an yer bulamayacağımı sandım ancak sonra bu seferi yapan çoğu vapurun kaptan köşküne bitişik bir terası olduğunu hatırladım. Bu vapurlar ben lisedeyken Karaköy'e de sefer yapardı. Lise aşkımla birkaç kez sabah 07:30 vapuruna bindiğimizde bu teraslarda oturup soğuktan birbirimizesıkı sıkı sarıldığımız olmuştur. (Güzel günlerdi). Kafamda bu dejavuları yaşarken ayaklarımçoktan beni terasa doğru götürmüş ve vapurun sağ tarafında bulunan bir sıranın en köşesine oturtmuştu. (Her zaman kenar ve köeşeleri tercih ederim.) Oturduktan sonra vapurun bu tarafının çok eğik olduğunu hissettim ve yerimi değiştirdim. Evet, vapurları severim ama bu sevgi su yüzeyinde olduğumuzu ve çok düşük ihtimal de olsa vapurun batma şansı olabileceğini unutturacak kadar büyük değil. İşte bunları düşünürken yanımda taşıdığım Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi isimli kitabını okumaya karar verdim. Bir süre okuduktan sonra gözlerimin çok yorulduğunu farkederek kitabı kapattım ve etrafı seyretmeye başladım. Bir sürü üniversiteli vardı etrafımda. Onlara gıptayla bakıyordum. Öyle dertsiz tasasızdılar ki. Bir yandan da olgun ve aklı başındalardı. Etraflarında olan bitenin farkındalardı. Konuştukları konular, gülüşmeleri, uzaklara dalıp gitmeleri o kadar tanıdık geliyordu ki bana. Birkaçına uzun uzun bakıp ne düşünüyor acaba diye tahmin etmeye çalıştım. Bunu sık sık yaparım. Kendimi seyrettiğim insanın yerine koymaya çalışırım. Çoğu zaman çok fazla empati kuramam bu insanla aramda. Ama üniversitelilerle o kadar kolay empati kuruyordum ki. Çok kısa zaman öncesine kadar ben de bir üniversiteliydim. Ve yaşadığım herşeye rağmen çok güzel yıllardı bunlar. Üniversitede kendimi keşfetmiştim. Kendimden öte dışarıda beni bekleyen kocaman bir dünya olduğunu keşfetmiştim. Oradaydı. İstersem dokunabilirdim. Elmanın istediğim yerini ısırabilirdim. Kendimi o kadar özgür hissediyordum. Herşey mümkündü. İstediğim yola sapabilirdim. İstediğim kadar içip, dansedip, küfredip, saçımı istediğim kadar boyayabilir, istediğim insanla muhabbet edebilir, her an birhocamın kapısını çalıp ona soru sorabilir,fikir danışabilirdim. Eğer istersem istediğim insana ulaşabilirdim. En azından deneyebilirdim. Öyle bir histi ki bu sanki üniversiteli birisi yargılanma korkusu olmadan canının her istediğini yapabilirdi. Evet. Burada anahtar kelime yargılanma korkusu. Karşımda neşeyle muhabbet eden o kızların ve çocukların hepsinin yüzünde bu rahatlığı görüyordum. Sorumluluk taşımamanın verdiği hafiflik. Bunu üniversitedeyken ben de hissederdim. Ve benim için bundan daha güzel bir uyuşturucu yoktu. Üniversite hayatım gerçekten çok renkli ve eğlenceliydi. Bir an, sadece bir an karşımdakilere bakarken o günlere geri döndüm. Herşeyi daha az dert ettiğim günlere. Ve içimden yanlarına gidip 'hey sen, ne kadar şanslı olduğunun farkında değilsin; bunun kıymetini bil çünkü zaman su gibi akıp geçiyor' demek geldi. Ama yapamadım. Onlar kadar hafif ve umarsız hissetmiyordum kendimi çünkü. Şimdi o anı düşündüğümde bile onların hissettiğini hissetmek bir mutluluk veriyor bana. Buruk bir mutluluk ta olsa güzel anlarımı hatırlamak iyi hissetmemi sağlıyor. Ve içimden tek bir dilek geçiyor. Bir gün yine kendimi bu kadar hafif hissetme arzusu.
Bütün üniversitelilere sevgiyle..
İşte bu kalabalıktan nasıl sıyrılırım diye her gün yeni metotlar denerken bugün de işe arabayla gitmeyip en sevdiğim yolu yani deniz yolunu kullanmaya karar verdim. Aslında sabahları Kabataş ya da Beşiktaş vapuruyla karşıya geçmek çoğunlukla tercih ettiğim bir seçenektir. Çünkü sabah trafiği İstanbul'da gerçekten çekilmez oluyor. Bu yolu tercih ettiğim günlerin akşamında ise yorgun olduğum için genellikle Taksim-Bostancı dolmuşlarını kullanırım. Ama son günlerde köprü yolundaki çalışmalardan dolayı kilit hale gelen trafikten kaçmak için bu akşam vapurla dönmeyi tercih ettim. Uzun zamandır akşam vakti vapura binmemiştim. Ya da daha açmak gerekirse uzun zamandır akşam vakti Beşiktaş-Kadıköy vapuruna binmemiştim. Benim akşam vakti bindiğim vapurların çoğu Kadıköy-Karaköy vapurlarıdır. Bunlara da genellikle haftasonu Cihangir veya Taksim civarında bir yerlere gidiyorsam binerim. Kadıköy-Karaköy vapurlarının atmosferiyle Beşiktaş-Kadıköy vapurlarının atmosferi arasında çok fark vardır. Evet, her vapurun kendine göre bir atmosferi vardır. Örneğin Kadıköy-Karaköy vapuruna daha çok yirmi ile elli yaş arasında erkekler biner; çok fazla genç kız veya kadın olmaz. Bir de yolcular çoğu zaman tek başına olur. Daha sessiz, daha kasvetli bir havası vardır bu vapurun. Bazen fazla süslenmiş bir halde bu vapura bindiğimde birkaç çift gözün beni süzdüğünü farketsem de, bu hatta yolculuk etmekten hiçbir zaman rahatsızlık duymamışımdır. Neden bilmem ama lise yıllarımda haftanın birkaç günü kullandığım bu vapurun o kasvetli havası beni her zaman gizemli bir şekilde içine çekmiştir. Burada yalnız olmak; sağda Dolmabahçe, İstanbul Modern, Galata Kulesi ve Karaköy'deki hanları; solda Topkapı Sarayı, Süleymaniye Camii, Mısır Çarşısı ve Eminönü'ndeki cıvıltılı kalabalığı izlemek bana hep bir masalın içine girmişim hissini verir. Bu nedenle de bu seferlerde hiç rahatsız edilmek istemem. Bazen telefon çaldığında cevaplamadığım bile olmuştur.
Beşiktaş-Kadıköy vapurları ise çok renklidir. Çoğunlukla üniversiteliler biner. İşe gidenlerle dershanelere giden lise öğrencileri de biner. Daha kalabalıktır. Bitmek bilmeyen bir uğultu vardır. Ama bu uğultu insanı rahatsız etmez. Cıvıl cıvıl bir kalabalık vardır bu vapurlarda. Çoğu kişi arkadaşlarıyla biner veya yalnız binen tanıdığını görür. Karaköy seferinin aksine bu sefer 10 dakika daha uzundur ama insanın hiç canı sıkılmaz. Bunun sebebi yine yolcuların çeşitliliğidir.
İşte bugünbindiğim vapurda da renkli bir kalabalık vardı. Çoğunluk üniversiteliydi. Hava kararmıştı ve serindi. Ama dışarı oturamayacak kadar serin değildi.Vapur öyle kalabalıktı ki bir an yer bulamayacağımı sandım ancak sonra bu seferi yapan çoğu vapurun kaptan köşküne bitişik bir terası olduğunu hatırladım. Bu vapurlar ben lisedeyken Karaköy'e de sefer yapardı. Lise aşkımla birkaç kez sabah 07:30 vapuruna bindiğimizde bu teraslarda oturup soğuktan birbirimizesıkı sıkı sarıldığımız olmuştur. (Güzel günlerdi). Kafamda bu dejavuları yaşarken ayaklarımçoktan beni terasa doğru götürmüş ve vapurun sağ tarafında bulunan bir sıranın en köşesine oturtmuştu. (Her zaman kenar ve köeşeleri tercih ederim.) Oturduktan sonra vapurun bu tarafının çok eğik olduğunu hissettim ve yerimi değiştirdim. Evet, vapurları severim ama bu sevgi su yüzeyinde olduğumuzu ve çok düşük ihtimal de olsa vapurun batma şansı olabileceğini unutturacak kadar büyük değil. İşte bunları düşünürken yanımda taşıdığım Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi isimli kitabını okumaya karar verdim. Bir süre okuduktan sonra gözlerimin çok yorulduğunu farkederek kitabı kapattım ve etrafı seyretmeye başladım. Bir sürü üniversiteli vardı etrafımda. Onlara gıptayla bakıyordum. Öyle dertsiz tasasızdılar ki. Bir yandan da olgun ve aklı başındalardı. Etraflarında olan bitenin farkındalardı. Konuştukları konular, gülüşmeleri, uzaklara dalıp gitmeleri o kadar tanıdık geliyordu ki bana. Birkaçına uzun uzun bakıp ne düşünüyor acaba diye tahmin etmeye çalıştım. Bunu sık sık yaparım. Kendimi seyrettiğim insanın yerine koymaya çalışırım. Çoğu zaman çok fazla empati kuramam bu insanla aramda. Ama üniversitelilerle o kadar kolay empati kuruyordum ki. Çok kısa zaman öncesine kadar ben de bir üniversiteliydim. Ve yaşadığım herşeye rağmen çok güzel yıllardı bunlar. Üniversitede kendimi keşfetmiştim. Kendimden öte dışarıda beni bekleyen kocaman bir dünya olduğunu keşfetmiştim. Oradaydı. İstersem dokunabilirdim. Elmanın istediğim yerini ısırabilirdim. Kendimi o kadar özgür hissediyordum. Herşey mümkündü. İstediğim yola sapabilirdim. İstediğim kadar içip, dansedip, küfredip, saçımı istediğim kadar boyayabilir, istediğim insanla muhabbet edebilir, her an birhocamın kapısını çalıp ona soru sorabilir,fikir danışabilirdim. Eğer istersem istediğim insana ulaşabilirdim. En azından deneyebilirdim. Öyle bir histi ki bu sanki üniversiteli birisi yargılanma korkusu olmadan canının her istediğini yapabilirdi. Evet. Burada anahtar kelime yargılanma korkusu. Karşımda neşeyle muhabbet eden o kızların ve çocukların hepsinin yüzünde bu rahatlığı görüyordum. Sorumluluk taşımamanın verdiği hafiflik. Bunu üniversitedeyken ben de hissederdim. Ve benim için bundan daha güzel bir uyuşturucu yoktu. Üniversite hayatım gerçekten çok renkli ve eğlenceliydi. Bir an, sadece bir an karşımdakilere bakarken o günlere geri döndüm. Herşeyi daha az dert ettiğim günlere. Ve içimden yanlarına gidip 'hey sen, ne kadar şanslı olduğunun farkında değilsin; bunun kıymetini bil çünkü zaman su gibi akıp geçiyor' demek geldi. Ama yapamadım. Onlar kadar hafif ve umarsız hissetmiyordum kendimi çünkü. Şimdi o anı düşündüğümde bile onların hissettiğini hissetmek bir mutluluk veriyor bana. Buruk bir mutluluk ta olsa güzel anlarımı hatırlamak iyi hissetmemi sağlıyor. Ve içimden tek bir dilek geçiyor. Bir gün yine kendimi bu kadar hafif hissetme arzusu.
Bütün üniversitelilere sevgiyle..
04 Ekim 2008 Cumartesi
HAYALLERİNİZDEN NE ZAMAN VAZGEÇTİNİZ?
Son günlerde neredeyse bütün TV kanallarında bu cümleyle başlayan bir reklam dönüyor. Bir kredi kartı reklamı. http://www.fishcard.com.tr/ linkinden reklam izlenebilir. Fonda Somewhere Over the Rainbow şarkısı çalıyor. Ama Israel Kamakawiwo'ole tarafından söylenen versiyonu. Bu şarkıcının öyle yumuşak bir sesi var ki, şarkıya kapılıp gitmemek gerçekten imkansız. Bir de reklam metnindeki cümleleri duyunca insan gerçekten zihninin kenarında köşesinde unutup gittiği hayallere doğru bir yolculuğa çıkıyor. Reklam metninde söylenen cümleler şu şekilde:
"En son ne zaman hayal kurduğunuzu hatırlıyor musunuz? Hani bir zamanlar dünyayı gezme fikriniz vardı. Adını bile bilmediğiniz bir ülkede evlenecektiniz. Hani bir motosiklet alacaktınız. Kimsenin çözemediği o denklemi siz çözecektiniz. Binlerce insana şarkı söyleyecektiniz. Siz, dünyayı değiştirecektiniz. Bir köpeğiniz olacaktı sizin, ama yok galiba. Sahi ne zaman vazgeçtiniz köpeğinizden? Hayallerinizden ne zaman vazgeçtiniz? Şimdi tekrar onların peşine düşün, çünkü bizim bir fikrimiz var. Sizi terkeden sevgilinizin önünden muhteşem bi arabayla geçebilirsiniz. Hep hayalini kurduğunuz o eve sahip olabilirsiniz. Bayılana kadar alışveriş yapabilirsiniz. Mesela safariye çıkabilirsiniz. Bir tekneyle okyanusa açılabilirsiniz. Gerçekten mutlu olabilirsiniz. Evet, bizim bir fikrimiz var. Hayallerinizi geri getirecek bir fikir. Her şeyi değiştirecek bir fikir."
Evet. gerçekten etkileyici cümleler değil mi? Reklamı ilk izlediğimde kalbimin acıdığını hissettim diyebilirim. Çok garip bir tepki olabilir belki. Ama gerçekten hayallerimden vazgeçtiğimi farkettim. Bazı cümleler gerçekten tam da benim hayallerimi anlatıyor diye düşündüm. Gerçi biraz etraflıca düşününce pek çok insanın bu tür hayallere sahip olabileceğini ve aslında bu cümlelerin reklamın pek çok insana hitap etmesi için belirlendiğini anladım. Ama yine de doğruydu. Bir köpeğim olmasını istiyordum. Dünyayı dolaşmak istiyordum. Yani. En azından bir kısmını.
Sonra bu cümlelerden yola çıkarak uzun uzun düşündüm. Hala da reklamı izlerken düşünüyorum. İnsan belirli bir yaştan sonra hayatın temposuna kapılıyor ve çoğu zaman asıl izlemek istediği yoldan çok daha başka yönlere sapıyor. Bunun olmasını sağlayan bir sürüdış etken var. Ama bu etkenler herkese göre değişir, bu nedenle bunları buradasaymak yersiz olur. Ama her zaman bir etken olduğunu söylemek yanlış olmaz. Evet, hayat çoğu zaman bize bir paket program halinde sunuluyor. Tabii ki aynı bilgisayar programlarında olduğu gibi bu programda da seçenekler, konfigürasyonlar, bonuslar, vs. var. Yani insanın önüne çıkan fırsatlar, seçimler, avantajlar mevcut. Ama günümüzdünyasındaki şartlara bakılırsa "İnsan kaderini kendi yazar" cümlesi birçok kişi için ütopik kalıyor. İşte günlerdir bu reklamı izlerken kendi kendime soruyorum. O halde ne yapmalıyız? Hayalleri tümüyle rafa kaldırıp önümüze sunulan tabaktakilerle mi yetinmeliyiz?
Bu sorular üzerinde düşünürken aklıma birşey geldi. Eskiden bir defterim vardı. Ona hayallerimi yazardım. Ama uzun uzun anlatarak değil, aynı bir yapılacaklar listesi gibi hayallerimin listesini tutardım. Bu defteri buldum ve okudum. Önce çok komik geldi. Bazı yerlerine notlar bile almıştım; yapıldı, yapılıyor diye. Sonra gördüm ki aralarında hala yapmak istediğim bir sürü şey var. İşte o anda bir karar verdim. Hayallerimin hepsini bir amaca dönüştürme kararı. Çünkü ancak bu şekilde harekete geçeceğimi ve onları gerçekleştirebileceğimi anladım. Ve çalışmalarıma başladım. Şimdi çok daha kapsamlı bir liste tutuyorum. Onlara ulaşmak için neler yapmam, nasıl biryol izlemem gerekli bunları düşünüyorum, tartıyorum ve hepsini not alıyorum. Henüz çok başında olduğum için herhangi birinin gerçekleştiğini söyleyemeyeceğim. Ama buna inancımın tam olduğunu söyleyebilirim.
Evet. Sanırım hayallerden vazgeçmemek; onları bir amaca dönüştürmenin yanısıra, hayatta çoğu şey için geç olmadığına inanmak ve buna inancını korumaktan geçiyor. Sanırım hayatından memnun olan insanlar bu üç şeyi gerçekleştirerek hayatlarından memnun oluyorlar.
Benim düşüncem; kaybedecek hiçbir şeyim yok. Aksine sonunda güzel şeyler kazanabilirim. Başarılı olamasam bile en azından hayallerimi izlemiş olacağım.
Bütün hayalperestlere sevgiyle..
"En son ne zaman hayal kurduğunuzu hatırlıyor musunuz? Hani bir zamanlar dünyayı gezme fikriniz vardı. Adını bile bilmediğiniz bir ülkede evlenecektiniz. Hani bir motosiklet alacaktınız. Kimsenin çözemediği o denklemi siz çözecektiniz. Binlerce insana şarkı söyleyecektiniz. Siz, dünyayı değiştirecektiniz. Bir köpeğiniz olacaktı sizin, ama yok galiba. Sahi ne zaman vazgeçtiniz köpeğinizden? Hayallerinizden ne zaman vazgeçtiniz? Şimdi tekrar onların peşine düşün, çünkü bizim bir fikrimiz var. Sizi terkeden sevgilinizin önünden muhteşem bi arabayla geçebilirsiniz. Hep hayalini kurduğunuz o eve sahip olabilirsiniz. Bayılana kadar alışveriş yapabilirsiniz. Mesela safariye çıkabilirsiniz. Bir tekneyle okyanusa açılabilirsiniz. Gerçekten mutlu olabilirsiniz. Evet, bizim bir fikrimiz var. Hayallerinizi geri getirecek bir fikir. Her şeyi değiştirecek bir fikir."
Evet. gerçekten etkileyici cümleler değil mi? Reklamı ilk izlediğimde kalbimin acıdığını hissettim diyebilirim. Çok garip bir tepki olabilir belki. Ama gerçekten hayallerimden vazgeçtiğimi farkettim. Bazı cümleler gerçekten tam da benim hayallerimi anlatıyor diye düşündüm. Gerçi biraz etraflıca düşününce pek çok insanın bu tür hayallere sahip olabileceğini ve aslında bu cümlelerin reklamın pek çok insana hitap etmesi için belirlendiğini anladım. Ama yine de doğruydu. Bir köpeğim olmasını istiyordum. Dünyayı dolaşmak istiyordum. Yani. En azından bir kısmını.
Sonra bu cümlelerden yola çıkarak uzun uzun düşündüm. Hala da reklamı izlerken düşünüyorum. İnsan belirli bir yaştan sonra hayatın temposuna kapılıyor ve çoğu zaman asıl izlemek istediği yoldan çok daha başka yönlere sapıyor. Bunun olmasını sağlayan bir sürüdış etken var. Ama bu etkenler herkese göre değişir, bu nedenle bunları buradasaymak yersiz olur. Ama her zaman bir etken olduğunu söylemek yanlış olmaz. Evet, hayat çoğu zaman bize bir paket program halinde sunuluyor. Tabii ki aynı bilgisayar programlarında olduğu gibi bu programda da seçenekler, konfigürasyonlar, bonuslar, vs. var. Yani insanın önüne çıkan fırsatlar, seçimler, avantajlar mevcut. Ama günümüzdünyasındaki şartlara bakılırsa "İnsan kaderini kendi yazar" cümlesi birçok kişi için ütopik kalıyor. İşte günlerdir bu reklamı izlerken kendi kendime soruyorum. O halde ne yapmalıyız? Hayalleri tümüyle rafa kaldırıp önümüze sunulan tabaktakilerle mi yetinmeliyiz?
Bu sorular üzerinde düşünürken aklıma birşey geldi. Eskiden bir defterim vardı. Ona hayallerimi yazardım. Ama uzun uzun anlatarak değil, aynı bir yapılacaklar listesi gibi hayallerimin listesini tutardım. Bu defteri buldum ve okudum. Önce çok komik geldi. Bazı yerlerine notlar bile almıştım; yapıldı, yapılıyor diye. Sonra gördüm ki aralarında hala yapmak istediğim bir sürü şey var. İşte o anda bir karar verdim. Hayallerimin hepsini bir amaca dönüştürme kararı. Çünkü ancak bu şekilde harekete geçeceğimi ve onları gerçekleştirebileceğimi anladım. Ve çalışmalarıma başladım. Şimdi çok daha kapsamlı bir liste tutuyorum. Onlara ulaşmak için neler yapmam, nasıl biryol izlemem gerekli bunları düşünüyorum, tartıyorum ve hepsini not alıyorum. Henüz çok başında olduğum için herhangi birinin gerçekleştiğini söyleyemeyeceğim. Ama buna inancımın tam olduğunu söyleyebilirim.
Evet. Sanırım hayallerden vazgeçmemek; onları bir amaca dönüştürmenin yanısıra, hayatta çoğu şey için geç olmadığına inanmak ve buna inancını korumaktan geçiyor. Sanırım hayatından memnun olan insanlar bu üç şeyi gerçekleştirerek hayatlarından memnun oluyorlar.
Benim düşüncem; kaybedecek hiçbir şeyim yok. Aksine sonunda güzel şeyler kazanabilirim. Başarılı olamasam bile en azından hayallerimi izlemiş olacağım.
Bütün hayalperestlere sevgiyle..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)